Ağıt Nedir? Ağıtların Genel Özellikleri Nelerdir?

-A A +A

Ağıt Kavramı

“Ölüm veya benzeri bir felaket üzerine yakılan halk türküsüne ağıt diyoruz” (Başgöz 2008:76). Ağıtlara daha geniş bir çerçeveden bakınca “İnsanoğlunun ölüm karşısında veya canlı-cansız bir varlığını kaybetme, üzüntü, telaş, korku ve heyecan anındaki feryatlarını, isyanlarını, talihsizliklerini, düzenli-düzensiz söz ve ezgilerle ifade eden türkülere Batı Türkçesinde umumiyetle ‘ağıt’ adı verilir. Ağıt söyleyen için ‘ağıtçı’ sözü yaygınlaşmış ve ‘ağıt yakmak deyimi türemiştir.” (Elçin, 1992:310) şeklinde ağıt ve ağıt söyleyenler, daha ayrıntılı bir şekilde tanımlanmaktadır. Ağıtları bir edebî tür olarak el aldığımız zaman, “Büyük toplum felaketleri, ölüm vb. gibi olaylar karşısında duyguları dile getiren şiir. Kafiye ve mısra düzeni koşma ve destanlara benzer.” (Öztelli, 1966:4124) diye tarif etmek de mümkündür.

Türkçede ağlamak fiili ile doğrudan bağlantılı olan ağıt, İngilizcede de “mourning song, elegy” gibi acılı bir vakayı ifade eden “yas müziği” gibi yine ağlamayı çağrıştıran ölüm hadisesi ile doğrudan ilgilidir (Yeni Redhouse Lûgati, 1962). Ağıt, Almancada da ağlamak sözcüğü “weinen” ile Fransızcada ise ağlamakla doğrudan ilgili olan “pleur” sözcüğü ile ifade edilmektedir (Fransızcadan-Türkçe Yeni Lügat, 1965). Ağıt, Arapçada “mersiye” (Mutcalı, 1995) Farsçada ise “nuhan veya mersiye” (Kanar, 1998) sözcükleriyle tanımlanmakta olup bu sözcükler de doğrudan ölüm ve ölen hakkında söylenen lirik manzum eserlerle ilgilidir. Ağıtlar cenaze şarkıları, ölüm methiyeleri, cenazeye ait balatlar, ritmik şekillerle yapılan figanlar, ölüm döşeği şarkıları gibi hepsi de ağlamayla ilgilidir (Görkem, 2001:10).

Türkçede de ölen bir kimsenin ardı sıra söylenen ezgili manzum lirik eserlere ağıt denilmektedir. Mevcut kaynaklara göre Türk tarihinde ölenin ardı sıra ağlayarak söylenen şiire melodi koşmak suretiyle saç yolup yüz yırtarak icra edilen bu tür eserlere, eskiden “sagu” denildiği bilinmektedir. Sözlük anlamı olarak “sagu” ölenin iyiliklerini, yiğitliğini, güzelliğini vs. anlatan ağıttır. Sagucu ise hem ağlayıp hem de bu saguyu söyleyen kişidir (Tarama Sözlüğü, 1971).

Türk toplulukları hakanlarının, yiğitlerinin, toplum için önemli bir değer olan her bireyin ardı sıra icra ettiği “sagu söyleme” geleneğini (Köprülü, 1969:53; Kaya, 1999:248) Anadolu coğrafyasında “ağıt yakma” geleneği olarak devam ettirmiştir (Tarama Sözlüğü 1971; Bali, 1997:14-17; Kaya, 1999:143-248). Hatta bu gelenek bazı Türk boylarında o kadar yaygın hâle gelmiş ki, bazen insanlar zamansız ölen atı, bahçesinde kuruyan veya devrilen ağacı veya selde, depremde yıkılan evi üzerine de ağıt yakmıştır.

Ağıtların Genel Özellikleri

Ağıtlar, ebedi ayrılığın verdiği derin ıstırabın ifadesi olması sebebiyle evrensel bir nitelik taşımaktadırlar. Bununla birlikte, acılı ruh hâlinin ifade edilişi esnasında ortaya konan şiir biçimi, anlatım özellikleri ve dilin yeteneğine göre sergilenen çeşitli anlatış tarzlarıyla millî özellikler de taşırlar. Hatta ağıtlar icra edilirken acılı ruh hâlinin evrenselliği yanında millî veya yöresel müziğin melodik yapıları bakımından bölgesel ve mahallî özellikler de sergilenir.

Her  ağıt  müziği,  kaynaklandığı  yörenin  yerel  müziğinden  çok  değerli  melodik unsurları ortaya çıkararak ulusal düzeye ulaştırır; tanıtır ve yaygınlaştırır. Bu nedenle her ağıt, hem müzik araştırmacıları için hem de etnomüzikologlar için çok kıymetli bir folklor malzemesi özelliği taşımaktadır. Hatta “Konuşma dilinin bütün zenginlikleri, ayrıntıları, dilin özü, hiçbir yapmacığa, ustalığa başvurmadan olduğu gibi, kırk bin yıl su altında cilalanmış çakıl taşı gibi, kırk bin yıl ağıt suyunun altında cilalanmış bir ağıt dili çıkıyor ortalığa” (Kemal, 1993:36).

Ağıtların  en  ilgi  çekici  unsurlarından  birisi  de  ezgi  yapısında  yatmaktadır.  Bu melodilerin çok bariz özelliği ise “iniltili ve tiz yas nidası” vasfını taşımasıdır. (Görkem 2001:10). Bu durum, ağıdın icrası esnasında ağıt söyleyenlerin çok yoğun duygu yüklü olması yanında ağlayan ya da ağlamaklı bir insanın terennümü olmasından ileri gelmektedir. Ağıtçı, o anda üzerine ağıt yakılan kişi kendisinin yakını olmasa bile o yoğun acı yüklü atmosfere kendini iyice kaptırmakta, hatta böylesine bir havanın oluşmasında önemli bir etken olmakta ve duygu yüklü, yoğun lirizm taşıyan ezgiler terennüm etmektedir. Bu arada ölen kimsenin güzel umutları sayılıp dökülmekte, böylece etraftakilerin duygusallığı en üst noktaya çıkmaktadır. Ağıtlar aynı zamanda bu yönüyle bir methiye eseridirler. Ağıt yakan kişi âdeta bir elbise diker gibi ölenin yaşadığı döneme ait ayrıntıları ağıdın uygun yerlerine tek tek işler (Görkem, 2001:10). Ağıtçılar, ölenin arkasından kötü söz söylenmez, geleneğini de uygulayarak kişinin vasıflarını olduğundan çok daha üstün gösteren sözlerle ağıdı bezerler; abartılı anlatılarla, duygulu sözlerle ağıt yakarlar (Başgöz 2008:82-85).

Ağıt  ölüm  acısını  hafifleten  bir  öğedir.  Ağıtlarda  ölüme  sebep  olan  durumun talihsizliğinden, uğursuzluğundan vs. bahsedilerek sanki ölüm sebebine sitemler gönderilir. Bu sitemler de âdeta ölüme karşı koyma eylemi gibidir. Ağıt söyleyerek ağlamak, bir  yönüyle  insan  yüreğini  yumuşatan,  insandaki  merhamet,  acıma  duygularını  ön plana çıkaran ve besleyen bir özellik taşımaktadır (Kemal, 1993:29-31). Ağıt ailedeki gerginliği, huzursuzluğu, acıyı dindirme ve sarsılan aile düzenini sağlama törenidir (Başgöz, 2008:78). Ağıt yakma geleneği, aynı zamanda toplumsal dayanışmayı sağlar, küsülüleri  barıştırır.  İnsanların  birbirlerine  candan  sarılıp  kucaklaşmasıyla  dostluklar geliştirilip kırgınlıklar ortadan kaldırılır (Başgöz, 2008:78).

Ağıt söyleme törenleri bir diğer yönüyle çok eski dini merasimlerin kalıntısı gibidir (Görkem 2001:11). Ağıtlar aynı zamanda da dilin en güzel ifade biçimlerini söyleyip yaşatan eserlerdir. Ağıtlarda geçmiş ile bugün zaman zaman birbirine karışabilir. Ağıt, ölenin geçmişini, murat alamamasını, hayallerini, umutlarını, iyiliğini, kadersizliğini bir bir sayıp döken bir eserdir (Boratav, 1984:198-199).

Ağıtlar  ilk  söylendiği  zaman  yazıya  geçirilmez.  Daha  sonra  akıllarda  kaldığı kadarıyla yazılır (Özdemir,  1994:17). Bu durumda ağıtlar yeniden düzenlenir, âdeta yeniden oluşturulur. Ağıdın asıl taşıyıcıları, ağıdı sonradan aktaran bu kişilerdir. Ağıtlar halk edebiyatı içinde doğaçlama, katıksız söylenen en iyi örneklerdir. Çünkü ağıt söyleme süreci çok kısa ve anlıktır (Başgöz 2008:79-80). Ağıtlar toplumun gelenek, görenek ve sosyal hayatının birçok unsurundan çeşitli bilgiler de sunar (Özdemir, 1994:121).

Türk Ağıtlarının Genel Özellikleri

Ağıt söyleme geleneği, yeryüzündeki hemen her milletin kültüründe bulunmaktadır. Fakat bu ağıtların birçok özelliği, evrensel niteliklere sahip olup her insan topluluğunun ağıtlarında da bu evrensel özelliklerin büyük bir kısmı yer almaktadır. Türk ağıtlarında da, tüm insanlığı ilgilendiren bu evrensel özelliklerin dışında Türklere özgü, evrensel olandan kısmen farklılaşmış çeşitli nitelikler de bulunmaktadır.

Türk ağıtlarının en bariz özelliklerinden birisi, ağıt söyleyen kişilerin hemen hemen hepsinin kadın ağıtçılardan oluşmasıdır (Kemal, 1993:20; Elçin, 1992:312). “... Ölüye ağlama törenlerini sadece kadınlar düzenler ve yürütür. Bunlar ölünün kız kardeşi, anası, karısı, kızı, başka yakın akrabaları, dostları, komşularıdır.” (Boratav 1973:197). “Ölen erkekse bu vazife herkesten önce anasına, kız kardeşine, kızına, akraba ve komşularına düşer” (Elçin, 1992:312). Çok nadir de olsa erkek ağıtçılara da rastlamak mümkündür ama erkek ağıtçı oldukça azdır. Genellikle erkek olan halk âşıkları, bazen ağıt türünde eserler meydana getirebilmektedirler ve ölüyü görmeden, ölüm hadisesine hiç şahit olmadan, üzerinden hayli zaman geçmiş de olsa duydukları bir ölüm olayı üzerine ağıt yakabilmektedirler (Elçin, 1992:310-312; Özdemir 1994:17).

Acılı  bir  ölüm  hadisesini  yaşayan  her  kişi,  ağıt  yakmayı  bilmeyebilir.  Bu  sebeple ölen kişi, onun en yakını da olsa ağıt söyleyemez. Ağıt yakmayı bilen özel kişiler vardır. Ağıtçı adı verilen bu kişiler, ölen kişinin mekânında ağıdını doğaçlama söyler. Doğaçlama ağıt söyleyebilmek de bu tür ağıtçı kişilerin farklı bir özelliğidir (Başgöz, 2008:80).

Ağıt  yakacak  kişi  (genellikle  kadınlar),  ağıt  söyleyeceği  yere  dağınık,  daha eski  elbiseler  kuşanarak  gelir  (Görkem  2001,10). Ağıtçının,  ölmüş  kişinin  iyi  özelliklerini abartılı olarak söylediği ağıtta, nakarat kısımlar hep tekrarlı olduğu için o an etrafında bulunan diğer kadınlar tarafından bu nakarat kısmı ortaklaşa terennüm edil-ir. Lirizmi yüksek olan melodilerin bu kısmının ortaklaşa söylenmesi mevcut ortamdaki duygusallığı zirveye çıkarır. Buna bağlı olarak da ağlaması olmayan kişilerin de ağlaması gelir. Herkesin ağladığı ölü evinde ise âdeta bir duygu bunalımı yaşanır. En yoğun duygusallığın yaşandığı zaman da ise kadınlar saçlarını yolar, üzerlerindeki elbiseleri yırtar, yüzlerini kanatırcasına tırmalarlar, kendilerini yerlere atarlar ve böylece teselli ararlar (Boratav, 1993:197-198; Elçin, 1992:311; Başgöz, 2008:76; Bali 1997:57).  Bu tür davranışların kaynağında ise Türk tarihindeki eski “Yuğ Törenleri” yatmaktadır. Yuğ törenlerinde saç yolup yüz yırtmak “sagu” söyleme esnasında bir gelenek hâlini almıştı. Bu törenlerde söylenen sagular ağıtların ilk örnekleridir (Anabritannica; Elçin 1992:310). Bu kaynak birliğinden ötürüdür ki, Orta Asya Türklerinin müziği ile Anadolu Türklerinin müziği arasında kesin benzerlikler bulunmaktadır (Görkem, 2001:71). Bu benzerliğin temel sebebi, Anadolu’daki ağıt yakma geleneğinin Orta Asya Türklerinin eski yuğ törenlerinin bir devamı olmasıdır. Ağıtlar genellikle ölü evinde söylenir ama bazen törene katılanlar mezar başında da ağıt söyleyebilmektedirler (Öğel, 1981:312-313; Boratav, 1973:197-198).

Bir ağıt icra edilmeye başlanmadan önce ağıtçının önüne, ölen kişinin çeşitli giysileri koyulur. Ağıtçı bu giysilere bakarak ve giysileri göstererek canlı performans hâlinde ağıdını yüksek ve içli bir sesle söyleyerek terennüm eder (Boratav, 1973:197; Kemal, 1993:29-30). Ağıtları genellikle profesyonel olarak ağıt yakıcı kadınlar söyler ama birçok Türk ağıdı, olaydan en yakın kişi olarak etkilenenler tarafından yakılmıştır. Tabii o zaman ağıdın şiir kısmındaki düzen bozulmakta, şiir gücü ve ahengi de zayıf kalmaktadır. İyi ağıtçılar, hafızalarında biriken şiir düzeniyle güçlü manzum eser oluşturabilmekte ve melodik olarak dillerde uzun süre dolaşabilecek eserler üretebilmektedirler.

Her ağıt söyleyenin iyi bir ağıt yakıcı olmamasına ve birden çok ağıtçının aynı anda ağıt söylemesine de bağlı olarak Türk ağıtlarındaki manzum kısımlarda zaman zaman aksaklıklar, ölçü dışı mısralar ve bozuk dörtlükler bulunabilmektedir (Elçin, 1992:311; Başgöz, 2008:78).  Anadolu Türk ağıtlarının genelinde “4+4 birbirlerine bölünen sekiz heceli dizeler sık sık kullanılır ama daha uzun, on bir heceli parlando üslubuyla söylenen ezgilerde hem bestenin hem de güftenin 4+4+3, yahut nadiren 6+5 diye bölünmesi çok yaygındır” (Sipos, 2009:73). Çok nadir olarak aruzla yazılmış mersiyeler dışında, genel-likle dörtlüklerden oluşan ağıtların hemen hepsinde hece vezni kullanılmıştır (Elçin, 1992:310-311). Bu ağıtların ekseriyetinde kırık hava olarak söylenen sekiz heceli ve uzun hava olarak terennüm edilen on bir heceli manzum eserler daha yaygındır.


Kaynak:

Güven, M., folklor/edebiyat, cilt:19, sayı:75, 2013/3